1 Temmuz 2012 Pazar

Hapiste Yatacak Olana Öğütler / Tuncay Özkan / Cumhuriyet Kitapları






Adı               : Hapiste Yatacak Olana Öğütler
Yazar           : Tuncay Özkan
Çeviren        : -
Sayfa           : 147
Yayınevi     : Alfa Yayıncılık
Baskı           : 6. Baskı
Fiyat           : 12,00 TL




* Düşünce suçlusu için: Düşünen, ifade eden, karşı çıkma hakkını kullanan insanın var olma diyetidir hapis.
sf. 17

* Mezarlıkta korku olmaz.
sf. 19


* Mahkûmun kötüsü derdini ya mübaşire ya gardiyana anlatandır.
sf. 21

* Cezaevi olanaklar ile kültürlerin çatıştığı bir yerdir. Siz olanaklara göre evrileceksiniz. Yoksa yok olursunuz.
sf. 24

* Unutmayın mezarlıklar temiz ve gösterişli olmalı. Koğuşunuz temiz olmalı ki, ''cesediniz'' yakışıklı görünsün!
sf. 26

* Bir arkadaş her banyo ve çamaşırdan sonra havluyu atar, erkeklik organını kameraya sallardı. Müdür ''Ayıp oluyor. Memura hakaret, lütfen yapmayın'' demek zorunda kaldı.
sf. 34

* Cezaevinde yemek değil ömrünüzü yediğinizi aklınızdan çıkarmayın.
sf. 45

* Çok başarılı ve yetkin bir insan, hapiste geleceğinin yok edildiğini düşünürse kanser olur. Onun için tavsiyem, geleceğinizin güzelliğine inanın. Özgürlük ve barış için kavganızı sürdürün. Beden ve ruh sağlığınızı koruyun.
sf. 74

* Yaşar Ağabey (Yaşar Kemal) anlatmıştı. Paris'te Nazım Hikmet, vasiyetini söylemiş ona:
   ''Yaşar, ben ölürsem ve bizimkiler iktidara gelirse üç vasiyetim var:
   1-Bursa Cezaevi Müdürü İzzet Rıza Akçal'a bizim çocuklar iktidara gelince dokunmasınlar. O, beni cezaevinden otele çıkardı. Tedavimi yaptırdı. Yoksa ölürdüm. Onun sayesinde yaşıyorum.
   2-Eşlerimi ve çocuğumu muhannete muhtaç bırakmasınlar.
   3-Bizim bayrağımız çok güzel. Dünyanın en güzel bayrağı, ona orak çekiç filan katmasınlar. Böyle kalsın''
sf. 74-75

* Tecritte günü yakalamanın geleceği yakalamak olduğunu anladım. Onlar haklıymış. Geleceği alkışla karşılamak lazım. Hem de her gece.
sf. 109

* Hastahanede doktorsuzluk neyse, hapiste avukatsızlık da odur.
sf. 111

* Birol Başaran, bir volta zamanında, niye dönüp duruyorsunuz sorusuna , fıkralı bir yanıt verdi:
   Köylü, su değirmenine eşeği bağlamış. Eşek hiç durmadan dönüyormuş. Bir şehirli ''Yahu demiş; bu eşek hiç sağa sola neden kaçmıyor? Neden durmuyor?'' Köylü; yanıtı yapıştırmış: ''sendeki akıl onda ne gezer beyim!''
sf. 113-114

* Güzel olan zor elde edilir!
sf. 123

* Lümpen Almanca bir sıfattır. Toplumsal sınıf bilinci olmayan, içinde bulunduğu toplumun kültürüne yabancı düşen, sözde bilgili tutum ve davranışlarıyla itici olan demektir. Serseri halinde olmak demektir.
sf. 125

* Gazete kağıdı aynı zamanda yemek masasının masa örtüsüdür. Magazin bölümlerini severseniz iştah açıcı etkisi vardır. Diyet yapanlar üçüncü ve birinci sayfaları serebilir.
sf. 134

* Dış iletişimde önemli araçlardan biri televizyonların SMS hatlarıdır. Alt yazıda aileler, dostlar mesajlarını iletirler, müzik kanalları amaca çok uygundur. Hele ziyaret sonrası ailelerin sağ salim ulaştıkları haberi buralardan alınır.
sf. 144




Ekmek Arası ( Ham on Rye ) / Charles Bukowski / Metis Yayınları






Adı               : Ekmek Arası ( Ham on Ray )
Yazar           : Charles Bukowski
Çeviren       : Avi Pardo
Sayfa           : 223
Yayınevi     : Metis Yayınları
Baskı           : 6. Baskı
Fiyat           : 14,45 TL




* Babam insanlardan hoşlanmazdı. Benden de hoşlanmıyordu. ''Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı'' derdi bana.
sf. 10

* Durgun sular derin olur.
sf.14

* Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. ''Kötü çocuklar onlar'' derdi babam, ''fakir ailelerin çocukları''. ''Evet'' diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.
sf. 18

* Zarfı eve götürüp annemin eline tutuşturdum ve yatak odasına gittim. Yatak odama. Yatak odamın en iyi yanı yatağımdı. Saatlerce yatakta yatmaya bayılır, bazen gündüzleri de yorganı çeneme kadar çekip yatardım. Güzeldi yatağın içi, hiçbir şey olmazdı orda, insan yok, hiçbir şey yok.
sf. 27

* Annem birkaç kez gündüz yatarken yakalamıştı beni. ''Henry, kalk! Bir çocuğun bütün günü yatakta geçirmesi doğru değil! Hadi kalk! Bir şeyler yap!''
   Ama yoktu yapacak bir şey.
sf. 27

* Anlaşılır gibi değildi. En yoksul okullardan birine gidiyorduk, en yoksul ve cahil aileler bizimkilerdi, kötü besleniyorduk, ama diğer ilkokullardaki çocuklardan daha iriydik. Korkarlardı bizden.
sf. 34

* Annemin bir deliği, babamın ise sıvı püskürten bir kamışı vardı. Nasıl oluyor da böyle şeylere sahip olup her şey normalmiş gibi davranabiliyorlardı, havadan sudan konuşurken arada bu işi yapıp kimseye anlatmıyorlardı? Babamın sıvısından olduğumu düşündükçe kusacak gibi oluyordum.
sf. 38

* Şalgamdan kan çıkaramazsın.
sf. 43

* Çalışmaktı önemli olan. İnsana bir fırsat tanınması yeterliydi. Birileri fırsatların kime tanınacağını denetliyordu sürekli.
sf. 45

* Sadece benim semtimdeki babalar işsizdi belki de. Borsanın çöktüğünü duymuştum. Kötü bir anlama geliyordu bu. Ya borsa sadece benim semtimde çökmüşse!
sf. 60

* Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için.
sf. 63

* Kötülerden biri addedilmek hoşuma gitmişti, kötü olduğumu hissetmek. Herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu. Dilinger cesurdu. Ma Barker o adamlara makineli tüfeğin nasıl kullanılacağını öğreten müthiş kadındı. Babam gibi ahmak olmak istemiyordum. O kötü geçiniyordu sadece. Kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. Kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. İyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni.
sf. 70

* Biri bana çirkin olduğumu söyledikten sonra gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler olmuştum.
sf. 70

* Fıçıdan fıçıya gidiyordum. Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana? İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız edemezdi onu.
sf. 72

* İnsanları uzaktan izliyordum, bir sahne oyunu izler gibi. Onlar oynuyordu ve ben tek seyirciydim.
sf. 93

* İlk gün bisikletlerimizle gidip onları park ettik. Korkunç bir duyguydu. Çocukların çoğu, en azından üst sınıftakiler, kendi arabaları ile gelmişlerdi. Üstü açık, parlak sarı, yeşil, portakal renkte arabalar. Siyah ve lacivert değildiler.
sf. 95

* Yoksulları kobay olarak kullanıp, yöntem başarılı olursa zenginlere uyguluyorlardı. Yöntem başaralı olmamışsa başka yöntemlerin denenebileceği başka yoksullar vardı.
sf. 104

* Babaannemin siğilleri çoğalmıştı ve daha şişmandı. Yılmaz bir görünümü vardı, hiç ölmeyecekmiş gibi. O kadar yaşlanmıştı ki ölmesinin bir anlamı kalmamıştı.
sf. 107

* Bir kaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. Gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. Gerçek değilse, aptallar daha aptaldılar.
sf. 107

* Baron hakkında yazarken kendimi iyi hissediyordum. Birine ihtiyaç duyuyordu insan. Etrafında öyle biri yoksa onu sen yaratmak zorundaydın, olması gerektiği gibi birini yaratırdın. İnsanın kendini aldatması, hile yapması gibi bir şey değildi bu. Aksine yapmak, etrafında Baron gibi biri olmadan yaşamak kendini aldatmak olurdu.
sf. 113

* Turgenyev çok ciddi bir yazardı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma gülme duygusu uyandırıyordu insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir.
sf. 116

* Nefret ediyorsan yalvarmazsın...
sf. 117

* Kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım.
sf. 118

* Birine bir kez vurabilmişsen ikinci kez de vurabilirdim.
sf. 120

* Bir ahmak bağışlanabilir çünkü sadece bir yönde gider ve kimseyi aldatmaz. Aldatanlar üzüyor insanı.
sf. 122

* Başkaları ile rahat ilişki kurmak asla mümkün olmayacaktı benim için. Rahip olurdum belki. Tanrı'ya inanıyormuşum gibi görünüp aralarına sızacaktım. Kimse canımı sıkmayacaktı. Hücrelerden birine inip aylarca meditasyon yapar, kimsenin yüzünü görmek zorunda kalmazdım, şarap yollamaları yeterliydi.
sf. 127

* Zengin çocukların aileleri daha vatanperverdiler çünkü ülke elden giderse kaybedecekleri çok şey vardı. Yoksul aileler daha az vatanperverdiler, bazen kendilerinden beklendiği için veya öyle yetiştirildikleri için vatanperverlik gösteriyorlardı.
sf. 130

* Albay Sussex de kimdi? Herkes gibi sıçmak zorunda olan biri. Herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı. Doktor, avukat, asker -ne olduğu mühim değildi. Kalıbını bulduktan sonra ileri doğru gitmeye çalışıyordun. Sussex de herhangi biri kadar çaresizdi. Ya bir kalıp bulurdun kendine, ya da açlıktan ölürdün.
sf. 135

* Bir işi bedava yapacak birini bulursan, ortalıkta dolanmaktan başka bir işe yaramayan biri çıkar karşına.
sf. 140

* ''Neden bütün kadınların nefis vücutları yok?''
   ''Tanrım, bilmiyorum. Bütün kadınlar aynı olsalardı sıkılırdık onlardan belki de.''
sf. 144

* Sarhoş olmak güzeldi. Sarhoş olmayı hep sevmeye karar verdim. Sıradanlığı alıp götürüyordu, sıradanlıktan yeterince sık uzaklaşabilirsen sıradan olmazdın belki.
sf. 145

* Peki, diyordum kendi kendime, bir iş buldun. Ömür boyu böyle bir işte mi çalışacaksın? Bu yüzden banka soyuyordu insanlar. Yapmak zorunda kaldıkları işler küçük düşürücüydü. Neden allahın cezası bir konser piyanisti veya yargıç değildim? Çünkü eğitim gerekiyordu ve eğitim parayla sağlanıyordu.
sf. 163

* Tekdüze yerlerde çabuk yayılır haberler.
sf. 168

* ''Siz Bay Chinaski olmalısınız?''
   ''Evet''
   ''Bir düğüne ya da bir cenazeye yarım saat geç kalır mıydınız?''
   ''Hayır''
   ''Neden, lütfen nedenini açıklayınız?''
   ''Benim cenazem söz konusu ise zamanında orda olmam gerekir. Düğün benim düğünümse zaten cenazem demektir.''
sf. 174

* Ne yıldırıcı bir dünyada yaşıyorduk. Her etrafında seni nefes bile almadan haklamaya hazır birileri vardı.
sf. 179

* İnsanın gerçekten inanmadığı ve anlamadığı bir tezi savunurken daha inandırıcı olabiliyor.
sf. 184

* İnsanın kendini sonsuza dek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki.
sf. 190

* ''Seni ne zaman görsem elinde içki var. Sen buna kendini korumak mı diyorsun?''
   ''Bildiğim tek yol bu. İçki olmasaydı boğazımı çoktan kesmiştim.''
   ''Palavra''
   ''İşe yarayan hiç bir şey palavra değildir. Persing Meydanı'ndaki vaizlerin kendi Tanrı'ları var. Kendi tanrımın kanını içiyorum ben.''
sf. 202

* Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.
sf. 207

* Küçük bir odada içki ve sigara içerek yalnız olmak güzeldi. İyi eşlik etmişimdir kendime hep.
sf. 215



24 Nisan 2012 Salı

Kovulmuşların Evi / Ali Ayçil / Timaş Yayınları





Adı               : Kovulmuşların Evi
Yazar           : Ali Ayçil
Çeviren      : -
Sayfa           : 109
Yayınevi     : Timaş Yayınları
Baskı           : 4. Baskı
Fiyat           : 9,00 TL


* İnsanın en dürüst anları, kendisine kendisinden başka kimsenin kalmadığı anlardır. Böyle anlarda vicdanın azabıyla da konuşabilir insan, azap çeken vicdanıyla da...
sf. 8

* Biliyorum ki insan, ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengelinde asılır, ölünceye kadar kendine mağlup olur.
sf. 13

* Bazen, daha sabahleyin kalkar kalkmaz buruşmuş buluyorum dünyayı. Öylesine suya koyulmuş ve konulduğu bardağın içinde unutulmuş bir çiçek sapı gibi, rengi atmış yapraklarımın arasında bükülüp duruyorum; ruhumu bir türlü çıkaramıyorum kapandığı evden.
sf. 14


* Bazen gidecek hiçbir yerim olmuyor benim, bir korkuluk gibi dikilip duruyorum insanların ortasında.
sf. 15

* Yoksunluk zamanlarının ruh halini bilirsiniz; insan kendini günlerin akışına bırakır, dünya yavaş yavaş emrini yürütür ve siz narkoz almış bir hasta gibi, başınızdan geçenleri bir başkasının başından geçiyormuş beyhudeliği ile seyredersiniz.
sf. 26

* Dünyanın renklerinden soğumaya başladığımızda, konacağı yeri kestiremeyen karasız bir yaprak hafifliğiyle savrulur dururuz kaldırımlarda. Oysa hayat işini bilen bir tüccardır; kendisine karşı duyduğumuz hevessizliğin bir kopmayla sonuçlanmaması için hemencecik başka bir rafının önüne çeker bizi.
sf. 35

* Biliyor musunuz, dünyada en rahat işgal edilen hayat, körü körüne geçmişine bağlı insanların hayatlarıdır. Onlar eski bir zamanın sırtlarında uykuya çekilirken, dünyanın akan ırmağı altlarındaki toprağı söküp götürüverir. Ve zaman onları hiç sevmeyecekleri yeni, bambaşka bir hayatın kucağında uyandırır.
sf. 43

* Uzun, sıcak günlerin beyhudeliğiyle iki mevsim arasındaki belirsiz köprüden geçip güze vardığımızda, anlarız ki yaz yalnızca bir ihanetmiş: Tabiatın bu büyük solgunluğuna, bu büyük can çekilmesine, koca bir kış ölüsünün uzatılacağı bu musallaya bizi hazır etmek için, uzunca bir süre kalbimizi oynaş tutan bir sadakatsizin tekiymiş yaz...
sf. 53

* O sakin yüzde hiç belli etmeden ekin tarlaları yeşerir, harmanlar kaldırılır, koca bir bağ bozulur; ama o yüz ne hevesini ne de kuruntusunu ele verirdi. Yekpare bir zaman aynasına benzerdi onun yüzü. Annemin yüzünün tam karşısında, iki ablamın ve sürekli evimize girip çıkan komşu kızlarının yüzleri dururdu. Bu acemi kızları nasıl da çabuk avlardı mevsimler. Üzerinde gölge oyunu oynayan bir perde gibiydi onların yüzleri: Açılır ve kapanırlardı; yumuşar ve sertleşirlerdi; kaybolur, sonra yeniden bulunurlardı...
sf. 71

* Tabirlerden çıkmayan bu kadınlar bize, gelecek perdemizi akılla yırtamayacağımızı; insanın kendi geleceği karşısında nasıl da yalnız ve çaresiz kaldığını; bütün yaşayacaklarımızın bir yerlerde kayıt altına alındığını işaret ederler. Bir de, rüya gibi bir hayatı olmayanların pek çoğunun, rüyalarından başka bir hayatlarının olmadığını...
sf. 76

* Alelade müziklerin, ölüm sahnelerinin, çıplak görüntülerin, hırçınlığın ve telaşın boca edildiği küçük kelepir evlerde, bu her şeyi bilen insan yavrularının aklı karanlık bir ormana dönüyor oysa. Bir gün onları kendi bedenleriyle hayatın içerisine bıraktığımızda, izledikleri filmlerin korkularına benzer bir korku, oynadıkları elektronik oyunların heyecanına benzer bir heyecan bulamadıkları için, bu tekdüze dünyadan öç almayı deneyecekler. Ya fazlasıyla içlerine kapanarak yapacaklar bunu, ya fazlasıyla saldırganlaşarak. Adını çocukluk koyduğumuz o büyük uygarlık, büyüklerin sorumsuz zevkleri tarafından işgal edildikçe, soyumuz daha bir vandallaşacak...
sf.81

* Yıllar boyunca sıcaklığına tutunduğumuz eşya, bizi kendi ismimizle, kendi bedenimizin sıcaklığıyla baş başa bırakıyor nihayet. Anlıyoruz ki, helak olmak için ille de gökten büyük bir cezanın inmesine gerek yokmuş. Hiç belli etmeden, küçük küçük de gelebilirmiş helak. Anlıyoruz ki, bizim helakimiz, kendimizden başkası değilmiş...
sf. 82

 
* "Biz, babamızla oğlumuz arasında, yalın bir aracıyız aslında. Hatırlananla, hatırlayacak olan arasında bir boşluk. O boşluğu yalnızca kadınlar doldururlar, biz kendi hayatımız zannederiz..."
sf. 84

* Acemi bir hayal kurucu olarak takılıp kaldığım yerde, bir ateşböceği gibi yalnızca kendisi için yanıp sönmek elbette gücüme gidiyordu...
sf. 89

* Şu kocaman dünyanın, aslında insanın kendi küçük çevresinden çok daha fazlasını barındıramadığına, barındıramayacağına inanıp, hayatı hep uzak bir yerde arama gafletinden kurtulabilirdim. "İnsan daha başlangıçtan itibaren, kendinde durmayı bilmeli" diye geçirdim içimden. "Çünkü kendinde durmayanın bir adresi yoktur. Ve eğer insan kendisini bir adres olarak gösteremiyorsa, ona postalanacak bütün mektuplar, bir kere bile açılmadan geri dönerler."
sf. 93

* Tarih, yani çulluklar gibi kanadını yıllara çırpıp duran o sahtekar yosma, hiç boşuna uğraşmasın cesaretle mazgallara tüneyen korkaklık arasındaki farkı anlatmaya. Uğraşmasın, çünkü ben, cesurun kanından sızan katili de, korkağın göğsünde saklanıp duran zanlıyı da, ilk insanın oğullarından beri tanıyorum. Herkes, kendi faniliğine bahaneler aradı bunca zaman; bazen katil koydular o faninin adını, bazen fatih, bazen hekim, bazen rençper ve aşık...
sf. 105

Piruze-Şam'da Bir Türk Gelin / Sinan Akyüz / Alfa Yayıncılık









Adı               : Piruze-Şam'da Bir Türk Gelin
Yazar           : Sinan Akyüz
Çeviren      : -
Sayfa           : 453
Yayınevi     : Alfa Yayıncılık
Baskı           : 3. Baskı
Fiyat           : 19,00 TL



* Artık bir aşık gibi hayalci değilim. Bir sümbül gibi üzüntü damlaları dökmüyorum. Uzunca bir süre geleceği hayal bile etmedim. Tam aksine geçmişi hatırlamak istedim. Hüzün sanki güzelliğime yaraşan bir şiir oldu.
sf. 5

* Aşk önce birleştirir, sonra ayırır. Yoksa başka nasıl büyürdük ki.
sf. 100


* Şeytanın baş döndüren şarabı gibi. İlk önce bizi aşklarıyla sarhoş edip başımızı döndürüyorlar, sonra da bizi, sızıp kaldığımız yerde terk edip gidiyorlar. Halbuki erkekler bilmiyorlar ki; aşk sarhoşluğuyla kafayı bulmuş kadınlar sağa sola yalpa vururlar. Bazen biz kadınlar yola yıkılırız, çamurun içine düşeriz.
sf. 135

* Artık ben, kırık bir aynadan başka bir şey değildim. Sanki her parçam, kendi hayatını yaşamaya gitmişti.
sf. 145

* Beden kadife bir elbiseye benzer. O kadife elbise bedene el değdikçe, ruh kendisini bulur. Beden kanlanıp canlanır. Ama gel gör ki, erkekler bu kadife elbiseli bedeni okşayacaklarına, gidip bu elbiseyi giyen başka bedenleri ararlar. O bedeni okşarlar. Bu beden anneleri de olabilir, sevgilileri de.
sf.171


* Bozulanlar, değişenler bedene ait duygularımız, huylarımızdır. Değişimin yaşandığı yer bedendir. Ölümsüz olan ruh ise hiç değişmez, başka bir şeye dönüşmez. Çünkü o ruh başka bir yere aittir.
sf. 172


* Su, susuzluktan deli olmuş bir kişinin gözü önünde ve kendisi de su içinde, fakat akıp giden sudan haberi bile yok.
sf. 276


* Meğerse aşk aklının ayağı yokluk deryasının içinde kırıkmış. İşin doğrusu aşkın bir mezhebi de yokmuş. Hatta aşkın mezhebi yetmiş iki dinden bile ayrıymış.
sf. 333


* Zaman içinde öğrendim ki, etrafımızda bir sürü sahte büyücüler yaşarmış. meğerse biz kadınlar da, o sahte büyücü heriflerin en sadık ve en aptal müşterileriymişiz. Onlardan ay ışığının altında saf aşk satın alırmışız. Satın aldığımız bu saf aşkın bedelini de kalbimizi onlara vererek ödermişiz. Sonra bir gün gerçekler ortaya çıkar ve bir de bakarız ki, büyüsüne kapıldığımı adam, kalbimizi paramparça etmiş, bizi yüzüstü bırakıp kaçmış.
sf. 399


* Bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine. Çağlar içinde yankı bulan, eski bir çare ile zincirlidir ötekine.
sf. 399


23 Nisan 2012 Pazartesi

AZ / Hakan Günday / Doğan Kitap








Adı               : Az
Yazar           : Hakan Günday
Çeviren      : -
Sayfa           : 360
Yayınevi     : Doğan Kitap
Baskı           : 1. Baskı
Fiyat           : 19,00 TL


* '' Yatırcalı piç gebermiş!''
   Uyanmıştı. Ama uykusu her nereye gittiyse, peşinden gitmek için canını verirdi.
sf. 17

* Keşke ''Velini çağır!'' diyebileceği bir okulda çalışıyor olsaydı. Ama bu okuldaki öğrencilerin velileri genelde ellerinde AK-47'lerle gelir ve ''Sana iyi bakıyor muyuz, hoca hanım?'' diyerek, istedikleri anda kötü de bakabileceklerini belirtirlerdi.
sf. 18

* Derdâ'nın Babası yoktu. Gitmişti. İstanbul'a. On iki yıl önce. Annesini hamile bıraktıktan dört gün sonra. Bir daha da dönmemişti. Ama en azından insaflı davranmış ve karısını yalnız değil, hamile bırakmıştı. Allahın, imanın ve iki şahidin huzurunda evlenmişler, dolayısıyla herkes gidince geriye bir de Allah kalmıştı. Onun da kadına yararı, ancak hayatının sonunda olacaktı. Çünkü tek duası şuydu: ''Allah canımı alsa da kurtulsam!''
sf. 23

* Köyün bütün kızları gibi, Fehime de bir çift gözden ibaretti. Doğunca açılan, ölünce kapanan bir çift göz. Ne ağzı bir işe yarayacaktı, ne de ses telleri.
sf. 39

* Doğru söylüyordu. En azından doğru söylediğini düşünüyordu. Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut.
   Birlikte ağladılar ve işe yaradı. Derdâ ikinci kaseyi duvara fırlatmadı ve çorbasını içti. .ekmek bile yedi. Mübarek haklıydı. Kız alışmıştı. Dünya üzerinde, öleceğini bildiği halde hayatta kalan bütün insanlar gibi...
sf. 41

* Bir kaç adım sonra ağzını kapadı, çünkü o güne kadar dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan her insandan ne kadar nefret ettiğini hatırladı. Çevresi onlarla doluydu. Kuşatılmıştı. İnsanlarla. Yanından geçip giden insanlarla. Önlerine çıktığı için hızlı adımlarla etrafından geçtikleri siyahlar içindeki kızı görmeyen ve acelesi olan insanlarla. Nasıl anlamıyorlar, diye düşündü Derdâ. Yanlarından geçiyorum. Buradayım, aralarında. Ama hiç birinin umurunda değilim. Görmüyorlar bile beni. Hepsi de kör olmuş. Ya da bu çarşaf, görünmezlik kumaşından...
sf. 55

*  Rahime'nin yüzünde daima bir gülümseme olurdu. Yüzü, gülümsediği bir anda tutkallanmış gibiydi. Gülümseyerek hareket eder, gülümseyerek yemek yer, gülümseyerek namaz kılardı.
sf. 66

* Filmin bundan sonrasında Yatırca doğumlu Derdâ'yla Londra doğumlu Stanley konuşmadılar ve sadece bağırdılar. Biri korkutmak için, diğeri korktuğu için. Doğu'yla Batı arasında ne oluyorsa, Derdâ'yla Stanley'in arasında da o oldu: Tehdit ve teklif. Ceza ve ödül. Umursamazlık ve şiddet. Sadizm ve mazoşizm.
sf. 99

* Derdâ, eroinin deneme sürüşü dönemini yaşıyor ve önündeki kitaplardan okuduğu bütün dilbilgisi kurallarını aklında tutabiliyordu. Ancak eroinin deneme sürüşü biraz farklıydı. Bütün markalarda arabayı deneyip sonra da satın almadan kenara çekip inebilmek mümkündü. Ama eroin marka bir arabanın deneme sürüşü, ancak bir kazayla sonlanabiliyor ve içindeki hala hayattaysa bir de o hurdayı satın alması gerekiyordu. Yani hayatta kalmanın bedelini ödemesi.
sf. 125

* İnsanüstü demek, insanın üstündeki demekti. Yani hava. Dolayısıyla refakatçilerin de en az hava kadar, kollarına girdikleri bağımlıları yargılamamaları ve o hava kadar yanlarında olmaları şarttı.
sf. 162

* Tabii hiç biri orada olmazdı (Rehabilitasyon Merkezinde) eğer 1874 yılında C.R.Alder Wright adlı kimyager, ağrı kesici bir ilacın peşinde koşarken morfine karıştırdığı çeşitli asitlerle eroini icat etmeseydi.
sf. 171

* Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın şartıydı...
sf. 173

* Ağlamaktan gülmeye geçiş hızında rekortmen bir coğrafyanın tohumu olarak, nefretten acımaya da bir saniyenin altında yolculuk etmişti.
sf. 195

* O günden sonra Derda, Hücre hücre öldü ve gün gün yaşlandı. Çünkü derdi, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar birinin yazdığı gibi...
sf. 222

* Abdullah'ın gizli bir geveze olduğunu anladı. Bütün gizli gevezeler gibi yanında sadece bir kişi varken konuşanlardandı. Kalabalık bir kahvehane masasının etrafında derin derin susarken, herkes kalktıktan sonra geriye kalan son adamın iki kulağını delecek kadar konuşurdu.
sf. 235

* Herkesin öyle bir hikayesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı? İçine atıp şifonu çekmek varken. Alkolle dolu bir sifonu...
sf. 285

* Görmekten bıktığı bir yüzü görebilecek kadar sarhoş olmaya gelmişti.
sf. 285

* Eğer nereye gittiğini bilmeden yürümek ilerlemekse...
sf. 285

* Anne'in aklında sadece ölmek varmış. İntihar etmek. Herhangi bir nedeni olduğundan değil. Bütün hayatı bir neden olduğundan. Yaşadığı her şey yüzünden. Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.
sf. 346

* O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...
   Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arsında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...
   Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...
sf.